foto2.jpg
Biz Kimiz, Hakkımızda Fotoğraf, Fotoğrafçılık Dağcılık Doğa Yürüyüşleri, Trekking, Gezi Doğa, Çocuk ve Doğa, Ağaç Türleri, Böcekler ve Bitkiler Bisiklet, Parkurlar, Yazılar, Anılar Sponsorlar İletişim

Çocuğumla Doğadayız Çocuğumla Doğadayız

E-Posta:


   


Ana Sayfa > Dağcılık > Faaliyet Raporları



Dedegöl Dağı (Dedegül Doruğu 2998 Metre)

A.Rüştü Hatipoğlu - 21-23 Mayıs 2010

Yıllardır adından çok söz edilen ve artık gidip kendi gözlerimle görmenin şart olduğu Dedegöl Dağı’na 21 – 23 Mayıs 2010 tarihlerinde kavuştum. Kendi anı ve görüşlerime geçmeden üç alıntıyı ekleyerek çevre hakkında biraz bilgi sahibi olun istedim.

 

DEDEGÖL DAĞI (Dedegül Doruğu 2998 Metre)

Araştırmacı – Yazar : Oğuzhan Özaltın

 Dedegül doruğu, haritalarda Anamas Dağları adı verilen dağ grubunda yer alır. Söylenceye göre doruğa adını veren gülleri erenlerden sayılan bir “dede” dikmiş, zamanla doruk “dedegül”, dağın genel adı ise “dedegöl” adını almıştır. Doruğun güneyinde “Kara Göl” adı verilen küçük bir göl bulunmaktadır.

 

DEDEGÖL DAĞI 

Derya Duman

Isparta il sınırları içinde, Yenişarbademli ilçesinde 2992m'lik zirvesiyle Toros Dağları silsilesinin en güzel dağlarında biridir. Özellikle ilkbahar döneminde Dedegöl dağı ve yakın çevresindeki bitkisel doku incelenmeye değer bir güzellik sergilemektedir. Dedegöl rengarenk binlerce çiçeğe ve böceğe ev sahipliği yapan dağcıların ve kampçıların sıkça ziyaret ettiği en gözde dağlardan biridir.

 

Dağın eteklerinde yer alan ve 14.9 km uzunluğu ile Türkiye'nin bilinen en uzun mağarası olan Pınargözü Mağarası da bu dağda yer almaktadır.

 

Kamp için ve dağa tırmanışa başlamak için en uygun yer Melikler Yaylasıdır. Yayla 1750m rakıma sahip olup Dedegöl Dağının kuzeyinde yer almaktadır. Zirveye ise kuzey sırt rotasından 5-6 saatlik tempolu bir yürüyüş ile ulaşmak mümkün olmakta...

 

DAĞCILIK REHBERİ

http://www.dagcilikrehberi.net/2010/03/12/dedegol-dagi/

Isparta’nın en yüksek dağıdır Dedegöl dağı, 2998 metre rakımlı zirvesi ile dağcılık sporuna meraklı insanların yoğun ilgi gösterdikleri bir dağdır. Dedegöl Dağı’nı özel kılan Beyşehir Gölü’nün muhteşem manzarası sizi tırmanma boyunca yalnız bırakmamasıdır. Dedegöl dağı yıl içerisinde pek çok etkinliğe ev sahipliği yapmaktadır. Melikler yaylasında her yıl Mayıs ayının ikinci haftasında Eğirdir Turizm Tanıtma ve Doğa Sporları Derneği tarafından geleneksel olarak Dağcılık Şenliği düzenlenmektedir. Bu şenliğe Türkiye’nin pek çok ilinden ortalama 700-800 dağcı katılarak Dedegöl zirvesine tırmanmaktadırlar. Bu şenliğe Dağcıların yanında amatör olarak ilgilenenler ile pek çok vatandaşlarda katılmaktadır. Bu etkinliğe katılmak için Eğirdir ETUDOSD ile irtibata geçebilirsiniz.

 

 

Bu kısa bilgilerden sonra maceralı etkinliğimize geri dönebiliriz.

Mayıs’ın altısında olduğum deviasyon ameliyatı nedeni ile neredeyse son dakikaya kadar ETUDOSD’un düzenlediği bu etkinliğe katılacağım belli değildi. Hafta başında raporumun uzatılması ve kendimi iyi hissetmem üzerine 20 Mayıs, Perşembe akşamüzeri Eğirdir’i aradım ve katılmak için geç kalmadığımı öğrenince kaydımı yaptırdım.

 

Cuma sabahı saat 04.00’te kalkıp kısa bir hazırlık sonrası yarım saat sonra kendi aracımla yola çıktım. Bu etkinliğe hiç te hazır olmadığımı daha sonradan yanlış ve uzun yoldan, Afyon-Isparta üzerinden yolu uzatarak, gittiğimden anladım. Ayrıca, Melikler Yaylası’na ulaştığımda tamamen yaz tırmanışı gibi düşünerek çok soğuk olmayacağı tahminiyle eksik malzemeyle gittiğimi görünce biraz canım sıkıldı.

 

     

Beş saat onbeş dakika direksiyon salladıktan sonra Eğirdir’de göl kenarındaki ETUDOSD’un kulüp binası önüne vardım. Arabayı uygun bir yere park ederek bizi Melikler Yaylası’na götürecek araca bindim. Yol üzerindeki Zindan Mağarası’na uğrayıp bir sürü güzel fotoğraf çektikten sonra tekrar araca binip yola koyulduk. Beş – on dakika sonra cep telefonumu düşürdüğümü fark ettim. Çok can sıkıcı… Gruptaki arkadaşlardan birisi mağaranın bulunduğu bölgeden sorumlu Aksu Kaymakamlığını aramamı önerdi. Aradım, yakın ilgi gösterdiler ama kamp alanına geldiğimizde hala bizi aramamışlardı. Sonunda bizi getiren araçla kendim geri dönüp aramaya karar verdim. İyi ki de dönmüşüm, zira oradaki görevli aramış ve bulamamıştı. Şansım yaver gitti ve buldum. “Tanrı fakiri sevindirmek için önce eşeğini kaybettirir. Bir süre sonra da buldurur,” misali bayağı keyiflendim, moralim yerine geldi.

 

        

Otobüs bizi Eğirdir’e bıraktı. Bu aşamada ya orada konaklayacaktım ya da kendi aracımla kamp alanına gidecektim. Yol çok ta kötü değildi ve ben de ikinci seçeneğe başvurdum.

 

Bu arada hava çok kötü bir şekilde kapatmaya başladı. Zaten Ankara’da Cuma ve Cumartesi’nin o bölgede sağanak yağışlı olacağı haberini almıştım. Bir an önce kamp alanına ulaşıp çadırı kurmam gerekiyordu. Yağış başlarsa vay halime!.. Melikler Yaylası’na yağmurdan önce yetiştim. Hemen acele ederek çadırımı kurmaya başladım. Daha üst katmanı, bırakın bağlamayı ve sabitlemeyi, üste koydum ki indirdi hava. Acele tepe noktasını bağladım tam içeri gireceğim kapıyı ters tarafa yerleştirmişim. Hadi tekrar çöz ve bağla, bu arada yavaş yavaş ıslaklık içime işlemeye başladı. Hemen çadıra girdim. İyi ki yağışla birlikte rüzgar yoktu. O da olsaydı yanmıştım, çünkü çadırın üst katmanını sadece tepe noktası tutuyordu. Yine de açık kalan yerlerden çadır su aldı. Ahmak ıslatana çevirince fırlayıp çıktım ve herhalde bugüne kadar bu hızda çadırı ilk kez kurmuş oldum. Şimdi çadırım için büyük sınav sırası gelmişti; o ana kadar sıkı bir yağmur yağmış olmasına rağmen içine damla sızdırmamıştı. Ama çadır yazlık bir çadır; her tarafı püfür püfür.

 

 

Hava bize tam yerleşmemiz için üç saat kadar izin verdi, hatta bulutlar aralanıp mis gibi bir güneş ortalığı ısıtmaya başladı. Sisler, bulutlar arasında Dedegöl Dağları bir göründü bir kayboldu ve muhteşem görüntüler sundu. Akşam yedi sularında yeniden atıştırmaya başlayınca çadırım için ikinci sınav dönemi başladı. Göğün dibi delindi sanki, bardaktan boşanırcasına yağıyor. Hay Allah, şimdi de dolu başladı ve bayağı büyük taneler. Hah, dedim, şimdi sevgili çadırımın işi zor. Artık dikkatle çadır tavanının çeşitli köşelerinde dolaşıyor gözüm. Ha akıttı ha akıtacak kaygısı ile…

 

Ne kadar kesilmeden yağdı bilemiyorum zira çadırı kontrol ederken zaten yol yorgunluğu bir de bu konuya odaklanmak, üstüne üstlük bir de üşümeye başlamak sonucu uyku tulumuma girmiş ısınmaya çalışırken uyuyakalmışım. Ama çadırım rüştünü ispat etmişti bu arada, zira uyandığımda hala kuru idim.

 

 

Sabah çok erken kalktım ama program belirsiz olduğundan uzun süre keyif yaptım. Sekize doğru keşif için dışarıya çıktım. İyi ki çıkmışım, kamp ateşi başında ısınırken baktım uyum tırmanışı niteliğinde Yeşil Göl denilen 2220 metre irtifada bir krater gölüne gidileceğini öğrendim. İki dakikada hazırlandım ve ekibe katıldım. İyi ki katılmışım. Yorucu ve artık bitsin dedirtici ikibuçuk saatlik bir yürüyüşten sonra gerçekten yeşil bir göle ulaştık. Göl, çevresi, çiçekler, hava her şey mükemmel. Orada biraz oyalandıktan sonra rehberimiz ETUDOSD’lu Murat’ın yağış geliyor uyarısı üzerine hemen toparlanıp dönüşe geçtik. Yolda doluya tutulduk. Başımda şapka yoktu, sadece pançomun kapüşonu da sevgili kel başımı korumaya yetmedi. Ciddi şekilde canımı yaktı dolu taneleri. Olsun, bu kadarcık acı ve yorgunluğa kesinlikle değen bir etkinlik oldu bu.

 

 

Kamp alanına döndüğümüzde çadır sayısı ve kalabalık epey artmıştı. Bir sürü dostla karşılaştım. İyi de oldu. Benim için en hoş anlardan bir tanesi de sevgili Emrah’ın (Köşgeroğlu) biz yemek sırasında beklerken kitabımı (Everest Ana Kamp – Defterimle Sohbetler) getirip bana imzalatması oldu.

 

  

Yemekten önce 4-5 km uzakta olan Pınargözü Mağarası’na giden üç ADKK’lı dosta takıldım. Giderken hep inişti, pek te güzeldi. Mağara yakınlarında muhteşem bir çam ağacı var; 700’e yakın yaşı ile bütün heybetiyle yol kenarında gelen geçeni selamlıyor. Dönüşte zaten yorgun vücut biraz zorlandı. Yoksa ertesi gün için daha sıkı bir hazırlık mı oldu Yeşil Göl tırmanışından sonra? Bilemiyorum. Ama yine de deydi. Ormanın ortasında dik bir yarın dibindeki mağaradan debisi 7 lt/sn olan büyük bir kaynak çıkmakta. “Bu mağaranın 1995 yılına kadar yapılan uzun süreli araştırmalarla 16 km.lik bölümü ölçülmüş ancak sonuna kadar henüz ulaşılamamıştır. Belirlenen son nokta girişten +660 m. yukarıdadır. Bu yükseklik ülkemizde ölçülen en büyük yüksekliktir. Mağaranın içinde değişik büyüklükte gölcükler, şelaleler, damlataş havuzları ve her türden damlataş birikimleri geniş yer kaplamaktadırlar. Girişte ise saatte hızı 150-160 km. olan şiddetli bir rüzgar vardır. Pınargözü mağarasının uzunluğu, girişe göre yüksekliği, su sıcaklığı (3-4 0C) ve rüzgar hızı bakımından Türkiye'nin en büyük mağarasıdır. Turizm açısından Avrupa'nın en uzun mağarası olarak da kabul edilmektedir. Bu mağaranın etüdü yapıldığı takdirde ülke turizmine katkısı büyük olacaktır.” – Isparta Valiliği sitesi.

 

Dönüşte hemen yemek kuyruğuna girdim. Yemek sırası dedim de, sanırım bir-birbuçuk saat arası sürdü şenlik yemeğine ulaşmak. Bu kadar kalabalık insana hizmet vermek epey güçtü. Sadece dağcılar olsa sayı bir derece daha az olabilirdi ancak hem yerel halktan hem de Türkiye’nin her tarafından yalnızca orada kamp yapıp dinlenmek ve temiz hava almak için de bir sürü insan bu etkinliğe katılmıştı. Burada bir parantez açıp kamp düzeni ile ilgili bir konuya değinmeden edemeyeceğim. Yukarıda da söz ettiğim gibi her kesimden katılımcı vardı. Bu katılımcıların kamp alanlarının farklı yerlere konuşlandırılmaları çok daha iyi olurdu. Zira dağcılar sabah saat üçten itibaren yola çıkmaya başlayacaklardı. Bu ne demek? Tırmanmayacak olanların sabah erken kalkma gibi bir dertleri olmadığı ve oraya keyif yapmaya geldikleri için geç saatlere kadar eğlenmeleri doğal ama dağcıların dinlenmelerine de izin vermemiş oluyorlar böylece. Ben şahsen bir-iki saatlik yarım yamalak uyku ile tırmanışa başladım. Bunun yanı sıra dağcıların erken kalkarak gürültü yapmaları bu sefer de o grubu rahatsız etmekte. Üstelik saat üçte kalkılıp bitmiyor iş; üçten itibaren artık kamp alanında hareket hiç bitmiyor. Bu konunun çözümü hiçte zor değil; iki grubu ayrı alanlarda konaklatırsınız olur biter.

 

Yemeğimi alır almaz o ana kadar donmuş olduğumdan hemen arabaya girdim ve motoru çalıştırdım. Biraz sonra içerisi sıcacık oldu ve hiç olmazsa yemeğimi, pilav-kavurma kıyma-domates-salatalık-biber ve irmik helvası, rahat bir ortamda yemiş oldum ve biraz olsun kemiklerim ısındı. Tamam, dedim, bu ısınmayla uyku tulumuma girene kadar vücut sıcaklığım beni idare eder. Nerede? Daha arabadan çıkar çıkmaz titremeye başladım. Tabii, herkes koca koca kabanlar içinde hatta bazıları kaz tüyü kabanlar ben gariban ise bir polarla sıcak tutmaya çalışıyorum bedenimi. Olası değil tabii, bir de üstelik yemek sonrası. Neden yemek sonrası? Vücut hazım için karın bölgesine enerjiyi yoğunlaştırınca diğer taraflar donmaya başlıyor.

 

Koşa koşa çadırıma gittim. Soyunmam işkenceye dönüştü. Zangır zangır titriyorum. Kahretsin, yine mi çıkamayacağım zirveye? Bu saatte bu kadar üşürsem sabahın dördünde bu dağ başında donarım… Gürültüler içinde ara ara kestirerek saati dört ettim. Tempo’daki arkadaşlarla saat beş öncesi buluşmaya sözleşmiştik. Telefon çaldı ama benim artık uyku tulumumu terk etmeye hiç mi hiç niyetim yok. Eh ne yapalım? Havanın iyi olduğu bir dönemde daha hazırlıklı olarak bir daha gelirim artık. Derya’lar bensiz gitsin. Yahu, olur mu? Gelmişsin bu kadar zahmete katlanıp. Hadi davran!.. Ama kafamı çıkarmaya korkuyorum; ya yine titremeler başlarsa? Bir dene bakalım… Belki düşündüğün gibi olmaz. Bu çerçevede bir sürü içsel tartışma sonunda bir cesaret fermuarı indirmeye başladım. Az daha, az daha, az daha derken baktım bir şey olmuyor çıplak olan bacaklarımı dışarı çıkardım. Güzel üşümüyorum. Şimdi en hassas noktaya geldik; kafamdaki bere. Haydi cesaret! Hop… Harika, hiçbir şekilde titreme yok. Ama bir rüzgarlığın bile yok Rüştü… Pançoyu rüzgarlık gibi kullanırım, her ne kadar ince olsa da beni biraz olsun korur.

 

 

Bu arada saat neredeyse dörtbuçuk olmuştu. Hemen giyindim, gerekli şeyleri aldıktan sonra beşe çeyrek kala Tempo ekibinin kamp kurduğu alandaydım. Hafif bir üşüme var ama o da beklemekten. Yürüyüş başlayınca ısınırım. Ama eldivenimin olmaması pek hoş değil, şimdiden donmaya başladı ellerim. Sonunda harekete geçtik. İlerledikçe pançomun soluk alır cinsten olmadığını fark ettim. Daha önce su geçirdiğini düşünürken meğerse hava almaması sonucu terlemenin sonucu ıslanıyormuş içimdekiler. Ortada yağış yokken polarımın bayağı nemlendiğini fark edince kavradım durumu. Bu pançolar konusunda zaten şansım bir türlü yaver gitmiyor. Çok, çooook para mı vermek gerekiyor acaba? Bu arada, dostlardan biri (Can) eldivene ihtiyacı olan var mı der demez elimi kaldırdım ve bu eldivenler bayağı bir cankurtaran oldu.

 

İlk soyunma molasında hemen polarımı çıkardım. Pançonun altında bir kısa bir de uzun kollu içlikle kaldım. Zirvede de uzun soluklu beklemediğimiz için poları giymeye bile gerek kalmadı, zira hemen hemen hiç üşümedim. Zirveye çıkana kadar Derya hepimizi biraz zorladı. Bunun nedeni de arkadan gelen kalabalığın bizim ilerlememizi engellememesi için olduğunu söyledi. Grup bir veya iki fire vererek zirve yaptı, ki 20 kişiye yakındık. Uyumlu, iyi bir gruptu. Giysi konusunda olmasa da içinde bulunduğum grup açısından çok şanslıydım. Olumsuz tek bir insan dahi yoktu aralarında.

 

 

Zirveye 3 saat 50 dakikada ulaştık. İyi bir tempo… İlk bir saatten sonra benim yine terbiyem bozuldu. Ha babam, başta kendime olmak üzere, sağa sola selamlar yollamaya başladım ;-))) İkide birde sis içinde kalarak görüşün neredeyse 15-20 metreye düştüğü anlarda bu selamlar iki kat daha arttı. Ama arada bir hava açıyor ve insana, “İşte bunun için buradasın. Bu olağanüstü görüntüleri başka nasıl yakalayabilirsin?” dedirtip tırmanmaya devam için güç veriyordu. Ama maalesef tempomu bozmamak uğruna, durduğumuz anlar hariç, çok fazla görüntüyü kameramın belleğine değil sadece kendi belleğime kaydedebildim. Zirve defterine aşağı yukarı şöyle bir şeyler yazdım:

 

“Geçkin Gezgin bir zirveyle daha kucaklaştı.

Beni bağrına kabul ettiğin için sağol Dedegöl…”

 

Bu anlarda nedendir bilinmez hep çok duygulanıyorum, boğazım düğümleniyor. Daha uzun şeyler yazdım sanırım ama ana fikir yukarıdaki gibi.

 

15 – 20 dakika zirvede başarmanın mutluluğu ile bir fotoğraf seansı yaşadıktan sonra keyifli bir şekilde, sallana sallana 2.5 saatte kampa geri döndük. Bu arada artık gruptan kopma telaşı, kaygısı olmadığından bir sürü harika kareyi kamerama hapsettim, şimdi beraat etmeyi bekliyorlar.

 

Hızlı bir şekilde çadırı topladım. Hiçbir şeyi doğru dürüst yerlerine yerleştirmeden arabaya tıkıştırdım ve Tempo ekibi ile yola çıkmak için onların kamp alanına gittim. Fakat baktım onların işi daha çok sürecek, hepsine teşekkür ederek ayrıldım.

 

     

Saat 13.00 idi yola çıktığımda. İki saat sonra kilometre saatine baktığımda daha ancak 60 kilometre yol katettiğimi fark ettim. Zira adım başı durup fotoğraf çekiyordum. Baktım olmayacak, vücut yorgun, yol uzun başladım topuklamaya. Tam 19.30’da evin kapısının önündeydim. Yalnız kafamın almadığı bir nokta var; dönüş yolum gidişime göre 80 – 100 km daha kısa olduğu ve dönerken giderken yaptığımdan çok daha fazla sürat yaptığım halde nerede ise aynı sürede gidip geldim. Anlamış değilim!..

 

24 Mayıs 2010

NOT. Heeey, yaşasın!.. Biz 3000’lik ufaklıkla uğraşırken sevgili Nasuh (Mahruki) ve Yılmaz (Sevgül) Everest’te zirve yapmışlar. Dönüş yolundalarmış. 8.500 metreye kadar oksijen desteksiz tırmanan Nasuh olumsuz hava koşulları nedeniyle ayak parmaklarında sorun yaşamaya başladığını hissedince oksijen kullanmaya karar vererek zirveye bir kez daha konuk olmuş.

 

Harikasınız!..

 

Sonsuz tebrikler…

 

Diğer fotoğraflar aşağıdaki adreslerde.

http://picasaweb.google.com.tr/arustu0612/DEDEGOLZIRVE1Gun#

http://picasaweb.google.com.tr/arustu0612/DEDEGOLZIRVE2Gun#

http://picasaweb.google.com.tr/arustu0612/DEDEGOLZIRVE3Gun#

 

A.Rüştü Hatipoğlu - arustu1206 + yahoo.co.uk




Share